İnsanoğlunun en büyük hatalarından biri, kendini gereğinden fazla önemsemesi olsa gerek. Binlerce yıl boyunca kendisini güneş sisteminin; hatta evrenin merkezi zannederek yaşamış bir canlı türünün başka türlü düşünmesi de beklenemez herhalde.
Bazıları hala bu gerçekle yüzleşmekte zorluk çekse de evrenin merkezi biz değiliz. Evrendeki sayısız galaksinin arasında pek de özellikli olmayan Samanyolu’nun sarmallarından birinde, sıradan bir yıldızın etrafında dönen üçüncü gezegenin teknolojik açıdan en gelişmiş türü (yaptıklarımıza bakınca en akıllı türü diyemiyorum) olmak, bizi bizden başkası için önemli kılmıyor. Ve bu önemsizlik bence harika bir şey.
Neden mi? Açıklayayım.
Önce biraz evrenden bahsedelim. Big Bang’in üzerinden yaklaşık 13.7 milyar yıl geçtiğine ve bugüne kadar saptayabildiğimiz en uzaktaki gök cismi 13.3 milyar ışıkyılı olduğuna göre evrenin hayli büyük ve yaşlıca bir yer olduğunu söyleyebiliriz (kendi yıldızımızın yaşının 4.5 milyar yıl olduğunu da hatırlatalım).
Modern insan olarak kabul edebileceğimiz canlıların yaklaşık 200,000 yıl önce ortaya çıktığını (ve uygarlık tarihinin 6,000 yıldan daha kısa olduğunu) da masaya koyduğumuzda evrenin merkezinde olduğumuzu; bizim için var olduğunu söylemek biraz fazla iddialı görünüyor.
Bu arada, konuştuğumuz mesafeleri daha anlaşılabilir kılmak için uydumuz Ay ile aramızdaki mesafenin 1.3 ışık saniyesi; Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin ise 8 ışık dakikası olduğunu da söyleyeyim. Bize en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri yaklaşık 4 ışıkyılı mesafede.
Şimdi en aşağıdaki üç fotoğrafa dikkatle bakmanızı rica ediyorum. Bize 6,500 ışıkyılı mesafedeki Kartal Nebulasının (Kodu: M16) fotoğrafları bunlar. Nebulalara genelde “yıldız kreşleri” de denir çünkü yüksek ısıdaki gaz ve tozdan oluşan bu bulutsular yıldız oluşumu için gereken tüm şartlara sahiptirler (kendi güneşimizin de böyle bir nebula içinde oluştuğu düşünülüyor). Her bir fotoğrafta biraz daha detaya giriyoruz ve nihayet Yaradılış Sütunları (Pillars of Creation) olarak bilinen oluşuma ulaşıyoruz. Bu oluşumun adının dini bir yönü yok. Gaz ve tozdan oluşan bir yıldız fabrikası olduğundan bu isim verilmiş. Bilim insanları, bu oluşumun 6,000 yıl önce gerçekleşen bir süpernova (yıldız patlaması) dolayısıyla çoktan yok olduğunu saptamışlar. Ancak ışığının bize ulaşma süresi sebebiyle bin yıl daha bu güzel görüntüyü görmeye devam edeceğiz.
1764 yılında keşfedilen Kartal Nebulası, bir çubuklu sarmal galaksi olan Samanyolunun bizimkine komşu bir sarmalında yer alıyor ve en geniş yerinde boyu 70 ışıkyılını buluyor. Yaradılış Sütunları ise 1995‘te Hubble’ın resimlemesiyle meşhur olmuşlar. 4 ışıkyılı uzunluğundaki bu sütunlar içinde genç yıldızlar barındırıyor. Orada parladığını gördüğünüz her nokta bir yıldız. Biraz olsun ölçekleri aklınızda canlandırırsanız olağanüstü bir manzaraya baktığınızı fark edeceksiniz.
Bunca teknik bilgiyi Google’lasak biz de buluruz diyorsunuz tahminen. Haklısınız, ama bu bilgileri sizin bakış açınızı biraz olsun değiştirmelerini ümit ettiğim için verdim.
Hepimiz yaşamışızdır; bir dönem gelir ve hayatın bize kötü davrandığını düşünürüz. Bir yerlerde bir sorun vardır: ya işler kötü gidiyordur ya da duygusal hayatımız yerlerde sürünüyordur. Çıkacak bir yol ararız; bulamayınca çaresizlik hissi benliğimizi kaplar. Dertlerimiz içimizde büyüdükçe büyür; giderek daha da karanlığa batarız. Şanssızlığımıza lanet ederiz; herkes mutluluk içinde hayatını sürdürürken kötü şeyler hep bizim başımıza geliyordur. Evrenin bizimle bir sorunu olduğuna kesindir.
İşte ben, böyle hissettiğim zamanlarda Yaradılış Sütunlarının resmine bakarım.
Sakinleştirici bir yanı var o devasa gaz sütunlarının. Bana bu evrende ne kadar küçük olduğumu hatırlatıyorlar. Ne kadar geçici olduğumu yüzüme haykırıyorlar. Ben ve benim sorunlarım bu evrenin ölçeğinde öylesine önemsiziz ki… “kumsaldaki kum tanesi” demek bile kendimi abartmak olur.
O 4 ışıkyılı uzunluğundaki sütunlar bundan 6,000 yıl önce yok oldular. Galaktik ölçekte burnumuzun dibi sayılabilecek bir mesafede olmalarına karşın insanlığın tüm uygarlık tarihinin sığdığı bir süre boyunca bundan haberimiz olmadı. Onları parçalayan süpernovayı kendi gözlerimizle görebilmemiz için (hala buralarda olursak) bir bin yıl daha beklememiz gerekiyor.
Evrenin ölçeğini biraz olsun kavrayabildiğimizde; yaşadıklarımızı bu ölçekte değerlendirebildiğimizde farklı bir bakış açısı geliştirmek mümkün. O bakış açısıyla kalbimizi sıkıştıran sorunların küçüldüğünü hissedebileceğimize inanıyorum. Bu yüzden, arada bir de olsa kendimizi bu kadar önemsemeyi bırakıp evrendeki yerimizi hatırlamak bize iyi gelecektir.
Ölçeğinizi değiştirmek için bakacağınız resim büyük ihtimalle Yaradılış Sütunları olmayacak. O, elbette sizin seçiminiz. Ama öyle bir resme bakın ki, size bu olağanüstü evrendeki sıradan bir yıldızın etrafında dönüp duran bir gezegende yaşadığınızı hatırlatsın. Sizi daha alçakgönüllü kılsın. Sorunlarınızın belki de düşündüğünüz kadar büyük olmadığını fark etmenizi sağlasın. Evrenin hiç kimseyle uğraşacak hali olmadığını; dertlerinizi gereğinden fazla büyütmediğiniz müddetçe aslında onlarla başa çıkabileceğinizi görmenizi mümkün kılsın. O zaman içine düştüğünüz karanlık kuyudan çıkmak daha kolay olacaktır.
Ne dersiniz; arada bir önemsiz hissetmek sizce de harika olmaz mı?



Valla önemsiz hissetmek çok iyi geliyor insana ne diyim. Hem kendini hem sağını solunu…
BeğenLiked by 1 kişi
Biraz geç bir keşif oldu kuzencim. Kutluyor, dört gözle yeni yazılarını bekliyorum…
BeğenLiked by 1 kişi