THE QUESTION

How do you numb yourself
when the suffering they call “existence”
is too much to bear?
How do you even stand up
when piece by piece, you slowly fall apart?
And how do you know
where pain ends and you start?

Is this really what life is about?
Why do people cross the desert barefoot?
The hot sand burning their feet;
and sharp stones cutting deep.
Some walk and walk and walk.
Ask them why and they will not know.
Some sit down and weep
As others pass them by.
Ask them why and they will not know.
But as the scorching sun sets to invite the night
they all wonder about the answer to “the question”.
Why walk at all, across a desert of suffering
to a destination that is never in sight?

Tolga Küçükyumuk
28.02.2019
 

KAPI YALNIZLIĞA AÇILINCA

Giderken sıcaklığını yatakta unutmuşsun.

Öylece kalkıp gittin ya. Evin kapısı aralık kaldı. Ben bir süre – ne kadar bilmiyorum- o aralıktan koridoru gözledim. Hani belki geri gelirsin diye. Tek duyabildiğim merdivenlerden inerken ayakkabılarının çıkardığı sesti. Oysa asansörü de kullanabilirdin. Neden merdivenden indin ki? Her bir adım zihnime çakılan bir çivi gibi acıtsın diye mi?

Evin daha önce fark etmediğim köşelerine sinmiş kalmış izlerin. Her yerde senden bir şeyler var. Koltuğun şu köşesinde öpmüştüm seni. Gerçi öbür köşesinde de öpmüşümdür; ama ben oradakini hatırladım nedense. Kahkahan davlumbazın orada bir yerde asılı kalmış. Kulağımı çınlatıyor şimdi. Evin sessizliğinde öyle yüksek ki bu hatıraların bağırış-çağırışı… Sağır olacağım gürültüden. Dışarı atacağım kendimi ama ayaklarım nereye götürür bilmiyorum. Korkuyorum. Olur a kaybolurum filan. Kim bulur getirir beni eve?

Kalbimin sıkışması geçmiyor bir türlü. Hani şu romanlardaki adamlar gibi “bir cıgara yakıp efkarı tüttürebilsem” tüttüreceğim de… hayatımda sigara içmedim ki ben. Boğulurum filan. Hem nereden bulacağım gecenin bu saatinde sigarayı.

Komşuların baktığı cingöz apartman kedisi kapının aralığından içeri uzatmış burnunu, ne var ne yok diye ortalığı kolaçan ediyor. Onu kovalayacak halim bile yok. Hatta keşke içeri gelse. Yarenlik eder yalnızlığıma belki. Güzel kedi gerçekten. Şöyle hafiften bir miyavlıyor; izin istercesine. Sesimi çıkarmadan viskileri koyduğum dolaba gidiyorum. Sigaram olmayabilir ama en azından şu filmdeki adamın yaptığı gibi loş ışıkta, elimde viski kadehiyle oturup düşünceli düşünceli duvarı seyredebilirim. Belki kedi de gelir yanıma.

Kadehi elime aldığımda kedinin orada olmadığını fark ediyorum; belki içeri girdi? Şu kapıyı kapatsam iyi olacak artık. Başka misafir istemiyorum bugün.

Yeniden tanıştığım yalnızlığım yeter bana. Onunla konuşacaklarım var.

19.02.2018

Tolga Küçükyumuk

ÖNEMSİZLİĞİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

İnsanoğlunun en büyük hatalarından biri, kendini gereğinden fazla önemsemesi olsa gerek. Binlerce yıl boyunca kendisini güneş sisteminin; hatta evrenin merkezi zannederek yaşamış bir canlı türünün başka türlü düşünmesi de beklenemez herhalde.

Bazıları hala bu gerçekle yüzleşmekte zorluk çekse de evrenin merkezi biz değiliz. Evrendeki sayısız galaksinin arasında pek de özellikli olmayan Samanyolu’nun sarmallarından birinde, sıradan bir yıldızın etrafında dönen üçüncü gezegenin teknolojik açıdan en gelişmiş türü (yaptıklarımıza bakınca en akıllı türü diyemiyorum) olmak, bizi bizden başkası için önemli kılmıyor. Ve bu önemsizlik bence harika bir şey.

Neden mi? Açıklayayım.

Önce biraz evrenden bahsedelim. Big Bang’in üzerinden yaklaşık 13.7 milyar yıl geçtiğine ve bugüne kadar saptayabildiğimiz en uzaktaki gök cismi 13.3 milyar ışıkyılı olduğuna göre evrenin hayli büyük ve yaşlıca bir yer olduğunu söyleyebiliriz (kendi yıldızımızın yaşının 4.5 milyar yıl olduğunu da hatırlatalım).

Modern insan olarak kabul edebileceğimiz canlıların yaklaşık 200,000 yıl önce ortaya çıktığını (ve uygarlık tarihinin 6,000 yıldan daha kısa olduğunu) da masaya koyduğumuzda evrenin merkezinde olduğumuzu; bizim için var olduğunu söylemek biraz fazla iddialı görünüyor.

Bu arada, konuştuğumuz mesafeleri daha anlaşılabilir kılmak için uydumuz Ay ile aramızdaki mesafenin 1.3 ışık saniyesi; Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin ise 8 ışık dakikası olduğunu da söyleyeyim. Bize en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri yaklaşık 4 ışıkyılı mesafede.

Şimdi en aşağıdaki üç fotoğrafa dikkatle bakmanızı rica ediyorum. Bize 6,500 ışıkyılı mesafedeki Kartal Nebulasının (Kodu: M16) fotoğrafları bunlar. Nebulalara genelde “yıldız kreşleri” de denir çünkü yüksek ısıdaki gaz ve tozdan oluşan bu bulutsular yıldız oluşumu için gereken tüm şartlara sahiptirler (kendi güneşimizin de böyle bir nebula içinde oluştuğu düşünülüyor). Her bir fotoğrafta biraz daha detaya giriyoruz ve nihayet Yaradılış Sütunları (Pillars of Creation) olarak bilinen oluşuma ulaşıyoruz. Bu oluşumun adının dini bir yönü yok. Gaz ve tozdan oluşan bir yıldız fabrikası olduğundan bu isim verilmiş. Bilim insanları, bu oluşumun 6,000 yıl önce gerçekleşen bir süpernova (yıldız patlaması) dolayısıyla çoktan yok olduğunu saptamışlar. Ancak ışığının bize ulaşma süresi sebebiyle bin yıl daha bu güzel görüntüyü görmeye devam edeceğiz.

1764 yılında keşfedilen Kartal Nebulası, bir çubuklu sarmal galaksi olan Samanyolunun bizimkine komşu bir sarmalında yer alıyor ve en geniş yerinde boyu 70 ışıkyılını buluyor. Yaradılış Sütunları ise 1995‘te Hubble’ın resimlemesiyle meşhur olmuşlar. 4 ışıkyılı uzunluğundaki bu sütunlar içinde genç yıldızlar barındırıyor. Orada parladığını gördüğünüz her nokta bir yıldız. Biraz olsun ölçekleri aklınızda canlandırırsanız olağanüstü bir manzaraya baktığınızı fark edeceksiniz.

Bunca teknik bilgiyi Google’lasak biz de buluruz diyorsunuz tahminen. Haklısınız, ama bu bilgileri sizin bakış açınızı biraz olsun değiştirmelerini ümit ettiğim için verdim.

Hepimiz yaşamışızdır; bir dönem gelir ve hayatın bize kötü davrandığını düşünürüz. Bir yerlerde bir sorun vardır: ya işler kötü gidiyordur ya da duygusal hayatımız yerlerde sürünüyordur. Çıkacak bir yol ararız; bulamayınca çaresizlik hissi benliğimizi kaplar. Dertlerimiz içimizde büyüdükçe büyür; giderek daha da karanlığa batarız. Şanssızlığımıza lanet ederiz; herkes mutluluk içinde hayatını sürdürürken kötü şeyler hep bizim başımıza geliyordur. Evrenin bizimle bir sorunu olduğuna kesindir.

İşte ben, böyle hissettiğim zamanlarda Yaradılış Sütunlarının resmine bakarım.

Sakinleştirici bir yanı var o devasa gaz sütunlarının. Bana bu evrende ne kadar küçük olduğumu hatırlatıyorlar. Ne kadar geçici olduğumu yüzüme haykırıyorlar. Ben ve benim sorunlarım bu evrenin ölçeğinde öylesine önemsiziz ki… “kumsaldaki kum tanesi” demek bile kendimi abartmak olur.

O 4 ışıkyılı uzunluğundaki sütunlar bundan 6,000 yıl önce yok oldular. Galaktik ölçekte burnumuzun dibi sayılabilecek bir mesafede olmalarına karşın insanlığın tüm uygarlık tarihinin sığdığı bir süre boyunca bundan haberimiz olmadı. Onları parçalayan süpernovayı kendi gözlerimizle görebilmemiz için (hala buralarda olursak) bir bin yıl daha beklememiz gerekiyor.

Evrenin ölçeğini biraz olsun kavrayabildiğimizde; yaşadıklarımızı bu ölçekte değerlendirebildiğimizde farklı bir bakış açısı geliştirmek mümkün. O bakış açısıyla kalbimizi sıkıştıran sorunların küçüldüğünü hissedebileceğimize inanıyorum. Bu yüzden, arada bir de olsa kendimizi bu kadar önemsemeyi bırakıp evrendeki yerimizi hatırlamak bize iyi gelecektir.

Ölçeğinizi değiştirmek için bakacağınız resim büyük ihtimalle Yaradılış Sütunları olmayacak. O, elbette sizin seçiminiz. Ama öyle bir resme bakın ki, size bu olağanüstü evrendeki sıradan bir yıldızın etrafında dönüp duran bir gezegende yaşadığınızı hatırlatsın. Sizi daha alçakgönüllü kılsın. Sorunlarınızın belki de düşündüğünüz kadar büyük olmadığını fark etmenizi sağlasın. Evrenin hiç kimseyle uğraşacak hali olmadığını; dertlerinizi  gereğinden fazla büyütmediğiniz müddetçe aslında onlarla başa çıkabileceğinizi görmenizi mümkün kılsın. O zaman içine düştüğünüz karanlık kuyudan çıkmak daha kolay olacaktır.

Ne dersiniz; arada bir önemsiz hissetmek sizce de harika olmaz mı?

eagle_kp09_2048
1. Kartal Nebulası (M16)

M16HubbleV4-X3walker1024
2. Kartal Nebulasının iç kısmından bir detay

New view of the Pillars of Creation — visible
3. Yaradılış Sütunları

eagle_kp09_2048

İLK YAZI

Merhaba!

Öncelikle neden “turuncu köşe” ile başlayayım söze.

Turuncu rengini sevdiğimi söylememe gerek yok sanırım. En büyük hayalim turuncu bir Lamborghini Aventador sahibi olmak olduğuna göre… anlayın ne kadar çok seviyorum. Her şeyi analiz etmeyi seven yapım sebebiyle bu rengin bende uyandırdığı duygular üzerinde çok düşündüm. Turuncu beni ateşliyor; mutlu ediyor. Neden?

Çok yoğun bir araştırma yapmanıza gerek yok. Google’a sorduğunuzda size turuncunun canlılık, yaratıcılık, mutluluk, başarı gibi kavramları çağrıştırdığını görebilirsiniz. Bende de benzer bir etkisi var. Özellikle neşe, mutluluk, yenilik ilk aklıma getirdiği kavramlar.

Bir blog yazmak için yıllarca düşünmüş ve beklemiş olduğum düşünülürse turuncu renginin getirdiği yaratıcılık ve motivasyonun işe yarayacağı da açık.

Peki neden buradayım? Sosyal medya dediğimiz dünyayla bir şeyler paylaşmak neredeyse bir ihtiyaç haline geldi günümüzde. Galiba gerçekten burada olduğumuzdan ancak böyle emin olabiliyoruz. Bir tür kendini çimdikleme 🙂

Hepimizin yaşamı ayrı bir yolculuk. Bu yolculukta fiziksel olarak aynı yerde bulunsak bile yaşadıklarımız ve hissettiklerimiz çoğu zaman farklı oluyor. Aynı olayı kendimize özgü bir perspektif, ayrı bir hayat anlayışının süzgecinden geçirerek farklı bir deneyime dönüştürebiliyoruz. Bu da insanlığın renkliliği işte.

Benim bu blogu yaratmaktaki amacım, kendi deneyimlerimi, duygularımı sizlerle paylaşabilmek. Yolculuğumda bana eşlik ederseniz çok mutlu olurum.

Sevgilerimle,

Tolga